Wednesday, February 22, 2012

Wilma Rudolph - Doktorlar "Bir Daha Yürüyemez" Demişti; Oysa Wilma Koşmak İçin Doğmuştu!

(will be added in English)

DEZAVANTAJLARLA BAŞLAYAN BİR SAVAŞ


23 Haziran 1940’taki doğumundan itibaren, neredeyse bütün şartlar Wilma Rudolph’un aleyhineydi. Babası Ed Rudolph’un ilk evliliğinden on bir, ikinci evliliğinden ise sekiz çocuğu vardı ve Wilma beşinciydi. Doğduğunda sadece iki kilo ağırlığındaydı. Hizmetçilik yapan annesi Blanche, daha en başından Wilma’nın hayatta kalamayabileceğinden korkmuştu. Aile, Nashville, Tennessee’nin kırk beş mil güneydoğusundaki küçük bir kasaba olan St. Bethlehem’de yaşıyordu. Wilma doğduktan kısa süre sonra, Rudolph ailesi Clarksville, Tennessee’ye taşındılar. Babası trenlerde hamal olarak çalışırken, annesi haftanın altı günü başkalarının evini temizliyordu. Ağabeyleri ve ablaları, dünyaya yeterince gelişmeden gelmiş bu hastalıklı bebeğin bakımına yardım ediyordu.

Dört yaşındayken, Wilma poliomyelit hastalığına yakalandı; bu, çocuklarda merkezi sinir sistemine saldıran ve genellikle gelişim sorunlarına yol açan bir hastalıktı. Hastalıktan kurtuldu ama artık sol bacağını kullanamıyordu. Nashville’deki uzmanlar, bacağa düzenli masaj terapisi uygulanmasını önerdi ve Bayan Rudolph bu masajı öğrenip büyük çocuklarından bazılarına da öğretti. Böylece Wilma’nın bacağına her gün defalarca masaj uygulanmaya başladı. Çocukluğunda hayatı boyunca metal bacak destekleriyle veya tekerlekli sandalyeye mahkum olarak yaşayacağını düşündüğünde, muhtemelen Rudolph’un özgüveni birçok kez zedelenmiş olabilir. Ama ilerleyen yıllarda onu bekleyen şeyler, hiç de düşündüğü gibi değildi.

Beş yıllık tedaviden sonra, Wilma bir gün bacak desteklerini çıkarıp kendi başına yürüyerek doktorlarını şaşırttı. Bu kızın desteksiz yürüyebilmesi elbette ki bir mucizeydi ama Rudolph’un bununla yetinmeye niyeti yoktu: O koşmak için yaratılmıştı!


FİZİKSEL ENGELLERE İNAT

Çok geçmeden, Rudolph evinin arka bahçesinde kardeşleriyle basketbol oynamaya, sokaklarda kendi yaşıtlarıyla atletizm yarışmalarına başladı. “12 yaşıma geldiğimde,” diyecekti ilerleyen yıllarda Chicago Tribune’a verdiği bir röportajında, “koşuda, atlamada, aklınıza gelebilecek her türlü sporda mahalledeki bütün çocuklarla yarışıyordum.”

Rudolph, lisenin basketbol takımında oynamayı çok istiyordu ama koçu kendisini takıma alması için bir türlü ikna edemiyordu. Sonunda kendisini denemesini isteyecek cesareti bulabildiğinde, koç her sabah kendisini on dakika özel olarak çalıştırmayı kabul etti. Rudolph henüz birinci yılındaydı. Sonunda Clarksville, Mississippi’deki Burt Lisesi basketbol takımına katıldı, çünkü koç ablasının oynaması gerektiğine karar vermişti. Babası da, ancak katılmasına izin verildiği takdirde Wilma’nın katılmasını onayladı.

Çok geçmeden, Rudolph ne kadar değerli bir basketbolcu olduğunu kanıtladı. Lisenin son yılında, yirmi beş oyunda 803 sayı yaparak kız basketbol takımları arasında bir rekora imza attı. Ayrıca, koşu çalışmalarına da başlamıştı ve aslında kısa mesafe deparlarda daha başarılı olduğunu görmüştü. Tennessee Devlet Üniversitesi kadın atletler koçu Ed Temple’ın dikkatini çektiğinde henüz on dört yaşındaydı. Temple ona muazzam bir potansiyele sahip olduğunu söyledi ve böylece yaz boyunca diğer öğrencileriyle birlikte onu da çalıştırmaya başladı.


OLİMPİYATLAR

Daha birkaç yıl önce etrafındaki herkes bir daha yürüyüp yürüyemeyeceğini merak ederken, Rudolph şimdi gözünü o insanların imkansız olarak adlandıracağı bir şeye dikmişti: “Olimpiyat madalyası!”

Kendi fiziksel sorunları bir yana, Olimpiyat Oyunları, o yıllarda Tennessee’de yaşayan bir Afrikalı-Amerikalı genç kız için gerçekleşmesi imkansız bir rüyaydı. Üstelik Olimpiyat Oyunları’nın ne olduğunu öğrendiğinde, Rudolp 15 yaşındaydı. Yine de arayı kısa sürede kapadı. Dört sezon boyunca, liseler arası turnuvalarda tek bir yarış bile kaybetmedi. “Sakat kız” rakip tanımıyordu. Antrenörlerinin belirttiğine göre, yarış başlarken gözünü bitiş çizgisine dikiyor, yüzündeki ifadeden çok farklı bir ruh hali içine girdiği anlaşılıyordu ve metreleri bacaklarıyla değil, yüreğiyle, zihniyle, ruhuyla yutuyordu. Üstelik yarışların birçoğunu açık farkla bitiriyordu! Hatta bir yarışta spikerlerden biri şöyle haykırmıştı: “Hey, bu kız bitiş çizgisini ne zaman geçti?” Sonunda, on altı yaşındayken, Melbourne, Avustralya’da düzenlenen Yaz Olimpiyatları’na katılmaya hak kazandı ve eve bir bronz madalyayla döndü.

Rudolph, 1957 yılında Tennessee Devlet Üniversitesi’ne başladı ve ilkokul öğretmeni olmaya karar verdi. Ama bütün boş zamanlarını koşuyla geçiriyordu. Bu tempo sonunda etkisini gösterdi ve 1958 sezonunun büyük bölümünde koşamayacak kadar ağır hastalandı. 1959 yılında geri döndü ama Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasında gerçekleşen önemli bir karşılaşmada sakatlandı. Hayatı boyunca sadık bir dost olduğunu kanıtlayacak olan Ed Temple, iyileşme süresince Rudolph’un yanından ayrılmadı ve 1960 yılına gelindiğinde, Rudolph, Roma’ya, İtalya’ya gitmeye hazırdı.

1960 Olimpiyatları’nda, Rudolph bir kez daha gözünü bitiş çizgisine dikmişti. Ama bu kez karşısında dönemin en güçlü kadın atleti, Alman Jutta Heine vardı. Daha önce Jutta’yı yenebilen kimse çıkmamıştı. O kadar ki diğer atletler altın değil, gümüş madalya için yarışıyordu. Ama ilk 100 metrelik deparda Rudolph kazandı. Bir sonraki 200 metrelik deparda ise en yakın rakibinin yaklaşık 3 metre önünde bitirdi. 100 metrede dünya rekoruna yetişmiş, 200 metrede ise yeni bir Olimpiyat rekoru kırmıştı.

Sonunda 400 metrelik bayrak yarışı geldi. Bir kez daha Wilma’ya karşı Jutta yarışacaktı. Wilma’nın takımındaki ilk iki yarışçı, bayrağı sorunsuz bir şekilde aktarmayı başardı ama üçüncü yarışçı bayrağı Wilma’ya verirken o kadar heyecanlıydılar ki bayrak düştü ve Wilma onu almak için eğilirken, Jutta’nın kendisini geçtiğini gördü. Daha önce hiç kimse fırtına gibi bir atlet olan Jutta’yı pistte yakalamayı başaramadığı için herkes sonucun belirlendiğini düşünürken, Rudolph bir kez daha gözünü bitiş çizgisine dikti. Bu, o yıl üçüncü Altın Olimpiyat Madalyası’nı kazanmasına yetti!

Fransızlar ona “La Gazelle” adını takmıştı. Hiç şüphesiz, Rudolph’un 1960 Olimpiyat Oyunları’ndaki başarıları, Olimpiyat tarihine altın harflerle kazındı.


ÜNÜN ARDINDAN

Wilma Rudolph, bir anda bütün Avrupa ve Amerika’da tanındı. Koşacağı her yerde, büyük kalabalıklar toplanıyordu. Peş peşe yemeklere, ödül törenlerine ve televizyon programlarına katılıyordu ve Başkan John F. Kennedy tarafından resmi olarak Beyaz Saray’a davet edilmişti.

Ama Rudolph kesinlikle değiştirmeyeceği bir karar verdi: 1964 Olimpiyat Oyunları’na katılmayı reddetti. 1960 yılındaki başarısını tekrarlayamayacağını düşünüyordu ve güçten düşmüş gibi görünmek istemiyordu. 1963 yılında amatör atletizmden emekli oldu, üniversite eğitimini bitirdi ve hem okul öğretmeni hem de atletizm koçu oldu. Aynı zamanda anne oldu ve iki evlilikten sonra dört çocuğunu tek başına büyüttü.


YETENEK ZİYAN OLMAMIŞTI

Yirmi yıldan uzun bir süre boyunca, Wilma Rudolph öğrendiği dersleri genç sporcularla paylaşmak için elinden geleni yaptı. 1977 yılında yayınlanan Wilma adlı otobiyografisini yazdı ve bu kitaptan yola çıkılarak bir film çekildi. Amerika’nın hemen her yerinde konferanslar verdi ve 1991 yılında, otuz yıldır Doğu ve Batı Berlin’i ayıran Berlin Duvarı’nın yıkılışı kutlamalarına katıldı. Yaşadığı şehirde spor kliniklerinin kurulmasına ve yönetilmesine yardım ederken, üniversite atletizm takımlarına danışmanlık yaptı. Ayrıca, amatör atletleri yetiştirmeye odaklanan kendi organizasyonu, Wilma Rudolph Vakfı’nı kurdu. Rudolph sürekli yolculuk yapıyordu ve gençlere hitaben yaptığı motivasyon konuşmalarıyla büyük ün yapmıştı.

Wilma Rudolph, 12 Kasım 1994 yılında Brentwood, Tennessee’deki evinde beyin tümörü yüzünden hayata gözlerini kapadığında, geride onunla gurur duyan iki oğul, iki kız, altı kız kardeş ve iki ağabey ile gerçekten ilham verici bir miras bırakmıştı.

No comments:

Post a Comment

Real Time Analytics Real Time Web Analytics