(will be added in English)
Bir İngiliz ailesi yaz tatillerini geçirmek için Almanya’ya gitmişti. Bir gezinti sırasında çok güzel bir kır evinde kaldılar. Gelecek tatillerini de böyle bir evde geçirmek istediler. Evin bir rahibe ait olduğunu öğrenip içini de gördükten sonra, hemen gelecek tatil için anlaşma imzaladılar. İngiltere’ye döndükten sonra evin hanımı ziyaret sırasında WC’ye rastlamadıklarını hatırladı. Merakını gidermek için rahibe bir mektup yazdı:
“Sayın Bayım,
“Ben sizin kır evinizi kiralayan bayanım. WC’nin nerede bulunduğunu, rica etsem, bana yazabilir misiniz?
“Saygılarımla.”
Mektubu alan rahip, WC’nin ne anlama geldiğini anlayamadı ve Almanya’daki Anglikan Kilisesi’nin “White Chapel” kelimelerinin baş harfleri olduğunu sandı. Bunun üzerine, ayrıntılı bir mektupla cevap verdi:
“Sayın Bayan,
“Başvurunuzun yüce bir duyguyla ilgili olmasından dolayı memnunluk duydum. İlgilendiğiniz yerin evden 12 km. mesafede bulunduğunu bildirmeyi şeref sayıyorum. Oraya sık sık giden biri olarak, bunu biraz zorluk yaratabileceğini belirtmek istiyorum. Sık sık gitme durumunda, isteyenler yemeğini de yanında götürebilir. Oraya bisikletle, arabayla ya da yürüyerek gidilebilir. Ancak oturacak yer bulabilmek ve başkalarını rahatsız etmemek için biraz erken gitmekte yarar vardır.
“Söz konusu mekanda soğuk hava sistemi bulunmakta ve sıcak havalarda hoş bir etki yapmaktadır. Çocuklar büyüklerinin yanında oturmakta, hazır bulunan herkes birlikte şarkı söylemektedir. Girişte size bir kağıt veriyoruz. Geç kalanlar, yanındakinin kağıdından yararlanabilirler. Aynı kağıdın birkaç kez kullanılmasına olanak tanımak adına, çıkışta herkes kağıdını iade etmektedir. Faaliyetlerin ürünleri ise yoksullara dağıtılmak üzere toplanmaktadır.
“Öte yandan, yapılanların dışarıdan da rahatlıkla duyulabilmesi amacıyla, içeride gelişmiş bir hoparlör sistemi kurulmuştur.
“Müdavimlerin çeşitli pozisyonlarda dışarıdan da izlenebilmelerini sağlamak için, özel cam bölmeler kurulmuştur. Verdiğim bilgilerin açık ve yeterli olduğu düşüncesi ve bu kadar önem verdiğiniz yerde sık sık buluşmak ve o yüce dakikaların yoğun duygularını paylaşmak umuduyla, en içten saygılarımı sunarım.”
Bu hikayede elbette ki iletişim eksikliğinin oldukça komik bir örneğini görüyoruz ama bir an için bu hikayenin gerçek olduğunu ve mektubu alan hanımın neler düşünebileceğini bir hayal edin. Ne kadar komik olsa da, böyle bir örnek bile o hanımın evi tutmaktan vazgeçmesine yeter sanırım.
Profesyonel pazarlama uzmanlarının sık sık kullandığı bir örnek vardır: “Tanrı bize iki kulak, bir ağız vermiştir; iki dinleyip bir konuşalım diye!” Gerçek şu ki en sıkı pazarlamacılar, karşısındakini iyice dinleyip anlayan, onun ihtiyaçlarını belirleyerek hareket eden, diğer bir deyişle etkili iletişim kurmayı becerebilenlerdir. Bu sadece pazarlama alanında geçerli olan bir şey değildir; biriyle iletişim kurarken, kendi düşüncelerimizi bir an önce ifade etme dürtümüze karşı koymamız, önce karşımızdakini dinlemeye odaklanmamız gerekir. Zira sık sık karşılaştığımız bir durum şudur ki aslında iki taraf da konuyla ilgili benzer düşüncelere sahiptir, hatta aynı şeyleri istemektedir ama aynı anda konuşmaya, kendi fikirlerini empoze etmeye çalıştıkları ve bu arada karşılarındakini dinlemedikleri için bir türlü uzlaşamamaktadır.
Bir insan herhangi bir tartışmaya ya da polemiğe girdiğinde, çoğu zaman amacı karşısındakini kendi düşüncesine ikna etmek veya bir alışverişten olabildiğince fazlasını alabilmektir. Bunu karşınızdakinin zihnini kelime bombardımanına tutarak değil, onu iyice dinleyerek, anlatmaya çalıştığı şeyleri anlayarak, bu arada farkında olmadan verdiği ipuçlarını yakalayarak başarabilirsiniz.
Bu konuda toplumumuzda en sık rastlanan yanlışlardan biri de, “bana ne, o uğraşsın” düşüncesi bence. İki arkadaş, iki sevgili, iki meslektaş, iki eş, bir konuda fikir ayrılığına düşüp tartışırlar ve arkasından gelen tutum, her iki tarafta da, “bana ne, ben onun önünde eğilmem, o bana yaklaşmaya çalışsın, hatalı olan o,” şeklinde olabilir. Sonuç mu? Bence belirtmeye bile gerek yok; benzer durumları ve sonucunda olanları kendiniz sürekli görüyor ve hatta belki yaşıyorsunuz.
12. yüzyılda Sultan Selahaddin Eyyubi’nin birlikleriyle İngiltere Kralı “Aslan Yürekli” Richard’ın haçlıları karşı karşıya geldiğinde, ikisinin de amacı bölgede barış sağlamak, etnik rahatsızlıkları bastırmak, özellikle Kudüs’teki huzursuzlukları dindirmekti. Elbette ki onların iletişimini bozmak için özellikle uğraşan farklı hizipler vardı ve politik ortam, günlük hayata hiç benzemez. İkisi de barış istiyordu. İkisi de savaşta ölen adamlara acıyordu. İkisi de bilge ve adil hükümdarlardı. Ama birbirleriyle etkili bir şekilde iletişim kurup savaşa son verene kadar her iki taraftan da binlerce asker öldü.
Daima hatırlamak gerekir ki her tartışmanın amacı kazanan taraf olmak değildir. Her fikir ayrılığı, yolların ayrılmasını ya da düşman olmayı da gerektirmez. Böyle durumlarda esas, gerçek anlamda iletişim kurabilmek ve kendimizi karşımızdakinin yerine koyabilmektir.
Wednesday, February 22, 2012
Wilma Rudolph - Doktorlar "Bir Daha Yürüyemez" Demişti; Oysa Wilma Koşmak İçin Doğmuştu!
(will be added in English)
DEZAVANTAJLARLA BAŞLAYAN BİR SAVAŞ
23 Haziran 1940’taki doğumundan itibaren, neredeyse bütün şartlar Wilma Rudolph’un aleyhineydi. Babası Ed Rudolph’un ilk evliliğinden on bir, ikinci evliliğinden ise sekiz çocuğu vardı ve Wilma beşinciydi. Doğduğunda sadece iki kilo ağırlığındaydı. Hizmetçilik yapan annesi Blanche, daha en başından Wilma’nın hayatta kalamayabileceğinden korkmuştu. Aile, Nashville, Tennessee’nin kırk beş mil güneydoğusundaki küçük bir kasaba olan St. Bethlehem’de yaşıyordu. Wilma doğduktan kısa süre sonra, Rudolph ailesi Clarksville, Tennessee’ye taşındılar. Babası trenlerde hamal olarak çalışırken, annesi haftanın altı günü başkalarının evini temizliyordu. Ağabeyleri ve ablaları, dünyaya yeterince gelişmeden gelmiş bu hastalıklı bebeğin bakımına yardım ediyordu.
Dört yaşındayken, Wilma poliomyelit hastalığına yakalandı; bu, çocuklarda merkezi sinir sistemine saldıran ve genellikle gelişim sorunlarına yol açan bir hastalıktı. Hastalıktan kurtuldu ama artık sol bacağını kullanamıyordu. Nashville’deki uzmanlar, bacağa düzenli masaj terapisi uygulanmasını önerdi ve Bayan Rudolph bu masajı öğrenip büyük çocuklarından bazılarına da öğretti. Böylece Wilma’nın bacağına her gün defalarca masaj uygulanmaya başladı. Çocukluğunda hayatı boyunca metal bacak destekleriyle veya tekerlekli sandalyeye mahkum olarak yaşayacağını düşündüğünde, muhtemelen Rudolph’un özgüveni birçok kez zedelenmiş olabilir. Ama ilerleyen yıllarda onu bekleyen şeyler, hiç de düşündüğü gibi değildi.
Beş yıllık tedaviden sonra, Wilma bir gün bacak desteklerini çıkarıp kendi başına yürüyerek doktorlarını şaşırttı. Bu kızın desteksiz yürüyebilmesi elbette ki bir mucizeydi ama Rudolph’un bununla yetinmeye niyeti yoktu: O koşmak için yaratılmıştı!
FİZİKSEL ENGELLERE İNAT
Çok geçmeden, Rudolph evinin arka bahçesinde kardeşleriyle basketbol oynamaya, sokaklarda kendi yaşıtlarıyla atletizm yarışmalarına başladı. “12 yaşıma geldiğimde,” diyecekti ilerleyen yıllarda Chicago Tribune’a verdiği bir röportajında, “koşuda, atlamada, aklınıza gelebilecek her türlü sporda mahalledeki bütün çocuklarla yarışıyordum.”
Rudolph, lisenin basketbol takımında oynamayı çok istiyordu ama koçu kendisini takıma alması için bir türlü ikna edemiyordu. Sonunda kendisini denemesini isteyecek cesareti bulabildiğinde, koç her sabah kendisini on dakika özel olarak çalıştırmayı kabul etti. Rudolph henüz birinci yılındaydı. Sonunda Clarksville, Mississippi’deki Burt Lisesi basketbol takımına katıldı, çünkü koç ablasının oynaması gerektiğine karar vermişti. Babası da, ancak katılmasına izin verildiği takdirde Wilma’nın katılmasını onayladı.
Çok geçmeden, Rudolph ne kadar değerli bir basketbolcu olduğunu kanıtladı. Lisenin son yılında, yirmi beş oyunda 803 sayı yaparak kız basketbol takımları arasında bir rekora imza attı. Ayrıca, koşu çalışmalarına da başlamıştı ve aslında kısa mesafe deparlarda daha başarılı olduğunu görmüştü. Tennessee Devlet Üniversitesi kadın atletler koçu Ed Temple’ın dikkatini çektiğinde henüz on dört yaşındaydı. Temple ona muazzam bir potansiyele sahip olduğunu söyledi ve böylece yaz boyunca diğer öğrencileriyle birlikte onu da çalıştırmaya başladı.
OLİMPİYATLAR
Daha birkaç yıl önce etrafındaki herkes bir daha yürüyüp yürüyemeyeceğini merak ederken, Rudolph şimdi gözünü o insanların imkansız olarak adlandıracağı bir şeye dikmişti: “Olimpiyat madalyası!”
Kendi fiziksel sorunları bir yana, Olimpiyat Oyunları, o yıllarda Tennessee’de yaşayan bir Afrikalı-Amerikalı genç kız için gerçekleşmesi imkansız bir rüyaydı. Üstelik Olimpiyat Oyunları’nın ne olduğunu öğrendiğinde, Rudolp 15 yaşındaydı. Yine de arayı kısa sürede kapadı. Dört sezon boyunca, liseler arası turnuvalarda tek bir yarış bile kaybetmedi. “Sakat kız” rakip tanımıyordu. Antrenörlerinin belirttiğine göre, yarış başlarken gözünü bitiş çizgisine dikiyor, yüzündeki ifadeden çok farklı bir ruh hali içine girdiği anlaşılıyordu ve metreleri bacaklarıyla değil, yüreğiyle, zihniyle, ruhuyla yutuyordu. Üstelik yarışların birçoğunu açık farkla bitiriyordu! Hatta bir yarışta spikerlerden biri şöyle haykırmıştı: “Hey, bu kız bitiş çizgisini ne zaman geçti?” Sonunda, on altı yaşındayken, Melbourne, Avustralya’da düzenlenen Yaz Olimpiyatları’na katılmaya hak kazandı ve eve bir bronz madalyayla döndü.
Rudolph, 1957 yılında Tennessee Devlet Üniversitesi’ne başladı ve ilkokul öğretmeni olmaya karar verdi. Ama bütün boş zamanlarını koşuyla geçiriyordu. Bu tempo sonunda etkisini gösterdi ve 1958 sezonunun büyük bölümünde koşamayacak kadar ağır hastalandı. 1959 yılında geri döndü ama Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasında gerçekleşen önemli bir karşılaşmada sakatlandı. Hayatı boyunca sadık bir dost olduğunu kanıtlayacak olan Ed Temple, iyileşme süresince Rudolph’un yanından ayrılmadı ve 1960 yılına gelindiğinde, Rudolph, Roma’ya, İtalya’ya gitmeye hazırdı.
1960 Olimpiyatları’nda, Rudolph bir kez daha gözünü bitiş çizgisine dikmişti. Ama bu kez karşısında dönemin en güçlü kadın atleti, Alman Jutta Heine vardı. Daha önce Jutta’yı yenebilen kimse çıkmamıştı. O kadar ki diğer atletler altın değil, gümüş madalya için yarışıyordu. Ama ilk 100 metrelik deparda Rudolph kazandı. Bir sonraki 200 metrelik deparda ise en yakın rakibinin yaklaşık 3 metre önünde bitirdi. 100 metrede dünya rekoruna yetişmiş, 200 metrede ise yeni bir Olimpiyat rekoru kırmıştı.
Sonunda 400 metrelik bayrak yarışı geldi. Bir kez daha Wilma’ya karşı Jutta yarışacaktı. Wilma’nın takımındaki ilk iki yarışçı, bayrağı sorunsuz bir şekilde aktarmayı başardı ama üçüncü yarışçı bayrağı Wilma’ya verirken o kadar heyecanlıydılar ki bayrak düştü ve Wilma onu almak için eğilirken, Jutta’nın kendisini geçtiğini gördü. Daha önce hiç kimse fırtına gibi bir atlet olan Jutta’yı pistte yakalamayı başaramadığı için herkes sonucun belirlendiğini düşünürken, Rudolph bir kez daha gözünü bitiş çizgisine dikti. Bu, o yıl üçüncü Altın Olimpiyat Madalyası’nı kazanmasına yetti!
Fransızlar ona “La Gazelle” adını takmıştı. Hiç şüphesiz, Rudolph’un 1960 Olimpiyat Oyunları’ndaki başarıları, Olimpiyat tarihine altın harflerle kazındı.
ÜNÜN ARDINDAN
Wilma Rudolph, bir anda bütün Avrupa ve Amerika’da tanındı. Koşacağı her yerde, büyük kalabalıklar toplanıyordu. Peş peşe yemeklere, ödül törenlerine ve televizyon programlarına katılıyordu ve Başkan John F. Kennedy tarafından resmi olarak Beyaz Saray’a davet edilmişti.
Ama Rudolph kesinlikle değiştirmeyeceği bir karar verdi: 1964 Olimpiyat Oyunları’na katılmayı reddetti. 1960 yılındaki başarısını tekrarlayamayacağını düşünüyordu ve güçten düşmüş gibi görünmek istemiyordu. 1963 yılında amatör atletizmden emekli oldu, üniversite eğitimini bitirdi ve hem okul öğretmeni hem de atletizm koçu oldu. Aynı zamanda anne oldu ve iki evlilikten sonra dört çocuğunu tek başına büyüttü.
YETENEK ZİYAN OLMAMIŞTI
Yirmi yıldan uzun bir süre boyunca, Wilma Rudolph öğrendiği dersleri genç sporcularla paylaşmak için elinden geleni yaptı. 1977 yılında yayınlanan Wilma adlı otobiyografisini yazdı ve bu kitaptan yola çıkılarak bir film çekildi. Amerika’nın hemen her yerinde konferanslar verdi ve 1991 yılında, otuz yıldır Doğu ve Batı Berlin’i ayıran Berlin Duvarı’nın yıkılışı kutlamalarına katıldı. Yaşadığı şehirde spor kliniklerinin kurulmasına ve yönetilmesine yardım ederken, üniversite atletizm takımlarına danışmanlık yaptı. Ayrıca, amatör atletleri yetiştirmeye odaklanan kendi organizasyonu, Wilma Rudolph Vakfı’nı kurdu. Rudolph sürekli yolculuk yapıyordu ve gençlere hitaben yaptığı motivasyon konuşmalarıyla büyük ün yapmıştı.
Wilma Rudolph, 12 Kasım 1994 yılında Brentwood, Tennessee’deki evinde beyin tümörü yüzünden hayata gözlerini kapadığında, geride onunla gurur duyan iki oğul, iki kız, altı kız kardeş ve iki ağabey ile gerçekten ilham verici bir miras bırakmıştı.
DEZAVANTAJLARLA BAŞLAYAN BİR SAVAŞ
23 Haziran 1940’taki doğumundan itibaren, neredeyse bütün şartlar Wilma Rudolph’un aleyhineydi. Babası Ed Rudolph’un ilk evliliğinden on bir, ikinci evliliğinden ise sekiz çocuğu vardı ve Wilma beşinciydi. Doğduğunda sadece iki kilo ağırlığındaydı. Hizmetçilik yapan annesi Blanche, daha en başından Wilma’nın hayatta kalamayabileceğinden korkmuştu. Aile, Nashville, Tennessee’nin kırk beş mil güneydoğusundaki küçük bir kasaba olan St. Bethlehem’de yaşıyordu. Wilma doğduktan kısa süre sonra, Rudolph ailesi Clarksville, Tennessee’ye taşındılar. Babası trenlerde hamal olarak çalışırken, annesi haftanın altı günü başkalarının evini temizliyordu. Ağabeyleri ve ablaları, dünyaya yeterince gelişmeden gelmiş bu hastalıklı bebeğin bakımına yardım ediyordu.
Dört yaşındayken, Wilma poliomyelit hastalığına yakalandı; bu, çocuklarda merkezi sinir sistemine saldıran ve genellikle gelişim sorunlarına yol açan bir hastalıktı. Hastalıktan kurtuldu ama artık sol bacağını kullanamıyordu. Nashville’deki uzmanlar, bacağa düzenli masaj terapisi uygulanmasını önerdi ve Bayan Rudolph bu masajı öğrenip büyük çocuklarından bazılarına da öğretti. Böylece Wilma’nın bacağına her gün defalarca masaj uygulanmaya başladı. Çocukluğunda hayatı boyunca metal bacak destekleriyle veya tekerlekli sandalyeye mahkum olarak yaşayacağını düşündüğünde, muhtemelen Rudolph’un özgüveni birçok kez zedelenmiş olabilir. Ama ilerleyen yıllarda onu bekleyen şeyler, hiç de düşündüğü gibi değildi.
Beş yıllık tedaviden sonra, Wilma bir gün bacak desteklerini çıkarıp kendi başına yürüyerek doktorlarını şaşırttı. Bu kızın desteksiz yürüyebilmesi elbette ki bir mucizeydi ama Rudolph’un bununla yetinmeye niyeti yoktu: O koşmak için yaratılmıştı!
FİZİKSEL ENGELLERE İNAT
Çok geçmeden, Rudolph evinin arka bahçesinde kardeşleriyle basketbol oynamaya, sokaklarda kendi yaşıtlarıyla atletizm yarışmalarına başladı. “12 yaşıma geldiğimde,” diyecekti ilerleyen yıllarda Chicago Tribune’a verdiği bir röportajında, “koşuda, atlamada, aklınıza gelebilecek her türlü sporda mahalledeki bütün çocuklarla yarışıyordum.”
Rudolph, lisenin basketbol takımında oynamayı çok istiyordu ama koçu kendisini takıma alması için bir türlü ikna edemiyordu. Sonunda kendisini denemesini isteyecek cesareti bulabildiğinde, koç her sabah kendisini on dakika özel olarak çalıştırmayı kabul etti. Rudolph henüz birinci yılındaydı. Sonunda Clarksville, Mississippi’deki Burt Lisesi basketbol takımına katıldı, çünkü koç ablasının oynaması gerektiğine karar vermişti. Babası da, ancak katılmasına izin verildiği takdirde Wilma’nın katılmasını onayladı.
Çok geçmeden, Rudolph ne kadar değerli bir basketbolcu olduğunu kanıtladı. Lisenin son yılında, yirmi beş oyunda 803 sayı yaparak kız basketbol takımları arasında bir rekora imza attı. Ayrıca, koşu çalışmalarına da başlamıştı ve aslında kısa mesafe deparlarda daha başarılı olduğunu görmüştü. Tennessee Devlet Üniversitesi kadın atletler koçu Ed Temple’ın dikkatini çektiğinde henüz on dört yaşındaydı. Temple ona muazzam bir potansiyele sahip olduğunu söyledi ve böylece yaz boyunca diğer öğrencileriyle birlikte onu da çalıştırmaya başladı.
OLİMPİYATLAR
Daha birkaç yıl önce etrafındaki herkes bir daha yürüyüp yürüyemeyeceğini merak ederken, Rudolph şimdi gözünü o insanların imkansız olarak adlandıracağı bir şeye dikmişti: “Olimpiyat madalyası!”
Kendi fiziksel sorunları bir yana, Olimpiyat Oyunları, o yıllarda Tennessee’de yaşayan bir Afrikalı-Amerikalı genç kız için gerçekleşmesi imkansız bir rüyaydı. Üstelik Olimpiyat Oyunları’nın ne olduğunu öğrendiğinde, Rudolp 15 yaşındaydı. Yine de arayı kısa sürede kapadı. Dört sezon boyunca, liseler arası turnuvalarda tek bir yarış bile kaybetmedi. “Sakat kız” rakip tanımıyordu. Antrenörlerinin belirttiğine göre, yarış başlarken gözünü bitiş çizgisine dikiyor, yüzündeki ifadeden çok farklı bir ruh hali içine girdiği anlaşılıyordu ve metreleri bacaklarıyla değil, yüreğiyle, zihniyle, ruhuyla yutuyordu. Üstelik yarışların birçoğunu açık farkla bitiriyordu! Hatta bir yarışta spikerlerden biri şöyle haykırmıştı: “Hey, bu kız bitiş çizgisini ne zaman geçti?” Sonunda, on altı yaşındayken, Melbourne, Avustralya’da düzenlenen Yaz Olimpiyatları’na katılmaya hak kazandı ve eve bir bronz madalyayla döndü.
Rudolph, 1957 yılında Tennessee Devlet Üniversitesi’ne başladı ve ilkokul öğretmeni olmaya karar verdi. Ama bütün boş zamanlarını koşuyla geçiriyordu. Bu tempo sonunda etkisini gösterdi ve 1958 sezonunun büyük bölümünde koşamayacak kadar ağır hastalandı. 1959 yılında geri döndü ama Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasında gerçekleşen önemli bir karşılaşmada sakatlandı. Hayatı boyunca sadık bir dost olduğunu kanıtlayacak olan Ed Temple, iyileşme süresince Rudolph’un yanından ayrılmadı ve 1960 yılına gelindiğinde, Rudolph, Roma’ya, İtalya’ya gitmeye hazırdı.
1960 Olimpiyatları’nda, Rudolph bir kez daha gözünü bitiş çizgisine dikmişti. Ama bu kez karşısında dönemin en güçlü kadın atleti, Alman Jutta Heine vardı. Daha önce Jutta’yı yenebilen kimse çıkmamıştı. O kadar ki diğer atletler altın değil, gümüş madalya için yarışıyordu. Ama ilk 100 metrelik deparda Rudolph kazandı. Bir sonraki 200 metrelik deparda ise en yakın rakibinin yaklaşık 3 metre önünde bitirdi. 100 metrede dünya rekoruna yetişmiş, 200 metrede ise yeni bir Olimpiyat rekoru kırmıştı.
Sonunda 400 metrelik bayrak yarışı geldi. Bir kez daha Wilma’ya karşı Jutta yarışacaktı. Wilma’nın takımındaki ilk iki yarışçı, bayrağı sorunsuz bir şekilde aktarmayı başardı ama üçüncü yarışçı bayrağı Wilma’ya verirken o kadar heyecanlıydılar ki bayrak düştü ve Wilma onu almak için eğilirken, Jutta’nın kendisini geçtiğini gördü. Daha önce hiç kimse fırtına gibi bir atlet olan Jutta’yı pistte yakalamayı başaramadığı için herkes sonucun belirlendiğini düşünürken, Rudolph bir kez daha gözünü bitiş çizgisine dikti. Bu, o yıl üçüncü Altın Olimpiyat Madalyası’nı kazanmasına yetti!
Fransızlar ona “La Gazelle” adını takmıştı. Hiç şüphesiz, Rudolph’un 1960 Olimpiyat Oyunları’ndaki başarıları, Olimpiyat tarihine altın harflerle kazındı.
ÜNÜN ARDINDAN
Wilma Rudolph, bir anda bütün Avrupa ve Amerika’da tanındı. Koşacağı her yerde, büyük kalabalıklar toplanıyordu. Peş peşe yemeklere, ödül törenlerine ve televizyon programlarına katılıyordu ve Başkan John F. Kennedy tarafından resmi olarak Beyaz Saray’a davet edilmişti.
Ama Rudolph kesinlikle değiştirmeyeceği bir karar verdi: 1964 Olimpiyat Oyunları’na katılmayı reddetti. 1960 yılındaki başarısını tekrarlayamayacağını düşünüyordu ve güçten düşmüş gibi görünmek istemiyordu. 1963 yılında amatör atletizmden emekli oldu, üniversite eğitimini bitirdi ve hem okul öğretmeni hem de atletizm koçu oldu. Aynı zamanda anne oldu ve iki evlilikten sonra dört çocuğunu tek başına büyüttü.
YETENEK ZİYAN OLMAMIŞTI
Yirmi yıldan uzun bir süre boyunca, Wilma Rudolph öğrendiği dersleri genç sporcularla paylaşmak için elinden geleni yaptı. 1977 yılında yayınlanan Wilma adlı otobiyografisini yazdı ve bu kitaptan yola çıkılarak bir film çekildi. Amerika’nın hemen her yerinde konferanslar verdi ve 1991 yılında, otuz yıldır Doğu ve Batı Berlin’i ayıran Berlin Duvarı’nın yıkılışı kutlamalarına katıldı. Yaşadığı şehirde spor kliniklerinin kurulmasına ve yönetilmesine yardım ederken, üniversite atletizm takımlarına danışmanlık yaptı. Ayrıca, amatör atletleri yetiştirmeye odaklanan kendi organizasyonu, Wilma Rudolph Vakfı’nı kurdu. Rudolph sürekli yolculuk yapıyordu ve gençlere hitaben yaptığı motivasyon konuşmalarıyla büyük ün yapmıştı.
Wilma Rudolph, 12 Kasım 1994 yılında Brentwood, Tennessee’deki evinde beyin tümörü yüzünden hayata gözlerini kapadığında, geride onunla gurur duyan iki oğul, iki kız, altı kız kardeş ve iki ağabey ile gerçekten ilham verici bir miras bırakmıştı.
Böbürlenme Padişahım, Senden Büyük Allah Var!
(will be added in English)
Uzun zaman önce, İngiltere tahtında Canute adında bir hükümdar oturuyordu. Birçok lider ve güç sahibi birçok insan gibi, Canute da sürekli kendisine övgüler yağdıran insanlarla sarılıydı. Bir odaya girdiği her seferinde, övgüler birbiri ardına gelmeye başlardı.
“Siz gelmiş geçmiş en büyük insansınız,” derdi biri.
“Ey, kralım, sizin kadar güçlü biri asla var olamaz,” diye üstelerdi bir diğeri.
“Majesteleri, sizin yapamayacağınız hiçbir şey yoktur,” derdi bir başkası, gülümseyerek.
“Yüce Canute, siz her şeyin efendisisiniz,” diye şarkı söylerdi biri. “Bu dünyada hiçbir şey, size itaatsizlik etme cesaretini gösteremez.”
Ama kral akıllı bir adamdı ve böylesine aptalca konuşmalar dinlemekten bıkmıştı.
Bir gün subayları ve danışmanlarıyla birlikte deniz kenarında yürürken, her zamanki gibi övgüler yağıyordu. Canute onlara bir ders vermeyi düşündü.
“Yani sizce dünyadaki en büyük, en güçlü, en yüce adam benim, öyle mi?” diye sordu.
“Ey, kralım,” diye bağırdılar, “sizin kadar güçlü ve büyük biri asla var olmamıştır ve asla da olmayacaktır!”
“Ve sizce her şey bana itaat eder, öyle mi?” diye sordu Canute.
“Kesinlikle!” dediler. “Dünya önünüzde eğilir ve emirlerinizi yerine getirir.”
“Anlıyorum,” dedi kral. “O halde bana tahtımı getirin de suya girelim.”
“Emredersiniz, Majesteleri!” Az sonra kraliyet tahtını getirip, sahildeki kumların üzerine yerleştirdiler.
“Denize iyice yaklaştırın,” dedi Canute. “Tam suyun kenarına koyun.” Sonra oturdu ve okyanusu incelemeye başladı. “Suyun yükselmek üzere olduğunu fark ettim. Sizce emir verdiğimde durur mu?”
Etrafındakiler şaşırmıştı ama hayır demeye cesaret edemiyorlardı. “Emir verin, ey yüce kralımız, size itaat edecektir,” dedi içlerinden biri.
“Pekala. Hey, Deniz!” diye seslendi Canute. “Sana daha fazla yükselmemeni emrediyorum! Dalgalar, kıyıya vurmayı bırakın! Ayaklarıma dokunmaya bile cüret etmeyin!”
Kısa bir an sessizce bekledi ve küçük bir dalga gelerek ayaklarını yaladı.
“Buna nasıl cesaret edersin!” diye bağırdı Canute. “Okyanus, hemen geri dön! Sana geri çekilmeni emrettim ve bana itaat etmek zorundasın! Geri dön!”
Buna cevap olarak, başka bir dalga daha geldi ve kralın ayaklarını örttü. Her zaman olduğu gibi su yükselmeye devam etti; giderek yükseldi, yükseldi. Sonunda tahtın etrafını sardı ve sadece kralın ayaklarını değil, cüppesini ve pelerinini de ıslattı. Etrafındakiler şaşkınlıkla ve tedirginlikle ona bakarken, kralın aklını kaçırıp kaçırmadığını merak ediyordu.
“Pekala, dostlarım,” dedi Canute, “görünüşe bakılırsa, sahip olduğuma inandığınız kadar büyük bir gücüm yok. Umarım bugün bir şeyi öğrenmişsinizdir. Umarım her şeye gücü yeten tek bir Kral olduğunu ve denize O’nun hükmettiğini, okyanusu O’nun avucunda tuttuğunu artık anlamışsınızdır. Bence övgülerinizi O’na saklasanız daha iyi olur.”
Kraliyet danışmanları ve subaylar, utanç içinde başlarını eğdiler. Söylentilere bakılırsa, Canute o olaydan kısa süre sonra tacını başından çıkardı ve bir daha da hiç takmadı.
James Baldwin, The Book of Virtues (Erdemler Kitabı)
* * *
Belki eski çağların aksine, artık her yerde krallar, kraliçeler görmüyoruz ama bir tahtta oturmasa bile kendini “majestik” bir varlık olarak gören insanlarla karşılaşmak hiç de zor değil. İçlerinden şanslı olan bazıları yaşam yolunun bir yerinde ayaklarını yere bastıracak ve gerçekte düşündüğü kadar “yüce” olmadığını anlamasını sağlayacak olaylarla karşılaşabiliyor ama gerçek şu ki birçoğu cahil bir yaşam sürdükten sonra, bu dünyadan da cahil ayrılıyor.
Hangi biçimi olursa olsun, güç daima baş döndürücüdür. Bu bir gerçektir. Diğer bir gerçek ise, güce sahip olanların çok azının yukarıdaki hikayede adı geçen kral kadar kendinin farkında olduğudur. Bugün dini politika veya gösteriş aracı yapsın ya da yapmasın, birçok kişi inançlı olduğunu öne sürerek “Elhamdülillah” demeyi biliyor ama size sorarım: Kaçı hayatını Tanrı’ya tam bir teslimiyetle sürdürebiliyor? Kim her şeyin olması gerektiği gibi olacağına güvenerek kendini Gerçek Kral’ın ellerine tam bir inançla teslim edebiliyor? Bu, endişelerden, kaygılardan, korkulardan arınmış bir yaşam sürmek ve kendinizden çok daha yüce, bütün evrenin varlığını ve akışını sürdürmesini sağlayan ve denetleyen bir güç tarafından her zaman korunduğunuzu, korunacağınızı bilmek ve o güce sığınmak demektir.
Gerçek şu ki bir insan hem Tanrı’ya inandığını iddia edip hem de “bu benim” diyemez. Bu iki tutum, temel mantık açısından birbirine tamamen zıttır. Gerçekten inançlı olan bir insan, bu yaşamda hiçbir şeye sahip olamayacağını da bilir.
Eğer bilmem kaç tane evimiz, bilmem ne kadar paramız, bilmem ne kadarlık arabamız olduğunu düşünüyorsak… bir daha düşünelim!!! Üzerinden daha on yıl geçti; o ünlü 1999 depreminde böyle düşünerek yatağa giren ama sabah kalktığında hepsinin elinden alındığını gören nice insan vardı! O övünülen evlerin yerinde yeller esiyordu. O övündükleri arabaları, evlerinin, hanlarının enkazlarının altında kalmıştı! Öylesine büyük bir yıkım vardı ki sigorta şirketleri zararın ancak çok küçük bir bölümünü karşılayabildi; onu da kendileri iflas edene kadar yapabildiler! Bankadaki paramıza ise o kadar güvenmeyelim, çünkü hepsi elektronik ortamda yazılmış sanal rakamlardan ibarettir! Bütün dünyayı saran elektronik ağda bir çöküş yaşanırsa ve kimin hesabında ne kadar para bulunduğu konusunda kayıtlar kaybolursa, o paranın da nasıl bir illüzyon olduğu anlaşılır. 2000 krizi denen şey de buydu zaten ve neyse ki yaşanmadı.
Elbette ki o deprem gibi bir felakette ölen insanlara hepimiz üzüldük; dahası, Marmara Bölgesi civarında yaşayan hepimiz o cehennemi gecenin dehşetini hâlâ hatırlıyoruz. Ama onca ölüm, bu dünyadaki bedenlerimizin bile bize ait olmadığını göstermeye yeterlidir.
Sahip olduğumuza inandığımız şeyler asla bizim değildir; biz parasını ödeyerek elde ettiğimiz bir şeyin sadece kullanım hakkını alırız, çünkü gerçekte var olmayan bir şeye sahip olmak da mümkün değildir. Tanrı’nın gözünde o hakkımız sona erdiğinde de, o şey elimizden alınır. Kazandığımız bir başarıyla, elimize geçen bir miktar parayla, direksiyonuna geçtiğimiz lüks bir arabayla, yaşadığımız devasa bir evle biraz başımız dönerse, yukarıdaki hikayeye ek olarak, içinde yaşadığı fıçısından başka hiçbir şeyi olmayan Diogenes’in tanrı olduğu kabul edilen Büyük İskender’e verdiği cevabı hatırlayalım: “Gölge etme, başka ihsan istemem!” Zira, o yüce imparator Büyük İskender’in bile, gerçekten de Diogenes’e verebileceği hiçbir şeyi yoktu!
Bize ait olan, elimizden asla alınmayacak olan tek şey ruhumuzdur ve o ruh, Tanrısal boyutla gerçek bağlantımızdır. İnsan kendi ruhuyla bağlantısını kaybettiğinde, Tanrısal boyutla bağlantısını da kaybeder ve ne kadar inançlı ve dindar olduğunu iddia etse de, kendini dünyevi, maddi ve sonuç olarak da illüzyondan ibaret olan değerlere sığınmaktan uzak tutamaz. O zaman üzerimize geçirdiğimiz pahalı bir takım elbiseyle, boynumuza taktığımız pahalı bir mücevherle, hatta değersiz bir kumaş parçasından yapılmış bir polis rozetiyle ve hatta fiziksel görünüşümüzle kendimizi tanımlamaya, gücümüzü göstermeye, başkalarının üzerinde yükseldiğimizi kanıtlamaya çalışırız.
Bu ne zavallılıktır!...
“Siz, bu halkın size toprak, para ve konum sağlamak için var olduğunu düşünüyorsunuz; bense sahip olduğunuz toprak, para ve konumun, o insanlara özgürlük sağlamak için olduğunu düşünüyorum.”
– William Wallace, Braveheart
Uzun zaman önce, İngiltere tahtında Canute adında bir hükümdar oturuyordu. Birçok lider ve güç sahibi birçok insan gibi, Canute da sürekli kendisine övgüler yağdıran insanlarla sarılıydı. Bir odaya girdiği her seferinde, övgüler birbiri ardına gelmeye başlardı.
“Siz gelmiş geçmiş en büyük insansınız,” derdi biri.
“Ey, kralım, sizin kadar güçlü biri asla var olamaz,” diye üstelerdi bir diğeri.
“Majesteleri, sizin yapamayacağınız hiçbir şey yoktur,” derdi bir başkası, gülümseyerek.
“Yüce Canute, siz her şeyin efendisisiniz,” diye şarkı söylerdi biri. “Bu dünyada hiçbir şey, size itaatsizlik etme cesaretini gösteremez.”
Ama kral akıllı bir adamdı ve böylesine aptalca konuşmalar dinlemekten bıkmıştı.
Bir gün subayları ve danışmanlarıyla birlikte deniz kenarında yürürken, her zamanki gibi övgüler yağıyordu. Canute onlara bir ders vermeyi düşündü.
“Yani sizce dünyadaki en büyük, en güçlü, en yüce adam benim, öyle mi?” diye sordu.
“Ey, kralım,” diye bağırdılar, “sizin kadar güçlü ve büyük biri asla var olmamıştır ve asla da olmayacaktır!”
“Ve sizce her şey bana itaat eder, öyle mi?” diye sordu Canute.
“Kesinlikle!” dediler. “Dünya önünüzde eğilir ve emirlerinizi yerine getirir.”
“Anlıyorum,” dedi kral. “O halde bana tahtımı getirin de suya girelim.”
“Emredersiniz, Majesteleri!” Az sonra kraliyet tahtını getirip, sahildeki kumların üzerine yerleştirdiler.
“Denize iyice yaklaştırın,” dedi Canute. “Tam suyun kenarına koyun.” Sonra oturdu ve okyanusu incelemeye başladı. “Suyun yükselmek üzere olduğunu fark ettim. Sizce emir verdiğimde durur mu?”
Etrafındakiler şaşırmıştı ama hayır demeye cesaret edemiyorlardı. “Emir verin, ey yüce kralımız, size itaat edecektir,” dedi içlerinden biri.
“Pekala. Hey, Deniz!” diye seslendi Canute. “Sana daha fazla yükselmemeni emrediyorum! Dalgalar, kıyıya vurmayı bırakın! Ayaklarıma dokunmaya bile cüret etmeyin!”
Kısa bir an sessizce bekledi ve küçük bir dalga gelerek ayaklarını yaladı.
“Buna nasıl cesaret edersin!” diye bağırdı Canute. “Okyanus, hemen geri dön! Sana geri çekilmeni emrettim ve bana itaat etmek zorundasın! Geri dön!”
Buna cevap olarak, başka bir dalga daha geldi ve kralın ayaklarını örttü. Her zaman olduğu gibi su yükselmeye devam etti; giderek yükseldi, yükseldi. Sonunda tahtın etrafını sardı ve sadece kralın ayaklarını değil, cüppesini ve pelerinini de ıslattı. Etrafındakiler şaşkınlıkla ve tedirginlikle ona bakarken, kralın aklını kaçırıp kaçırmadığını merak ediyordu.
“Pekala, dostlarım,” dedi Canute, “görünüşe bakılırsa, sahip olduğuma inandığınız kadar büyük bir gücüm yok. Umarım bugün bir şeyi öğrenmişsinizdir. Umarım her şeye gücü yeten tek bir Kral olduğunu ve denize O’nun hükmettiğini, okyanusu O’nun avucunda tuttuğunu artık anlamışsınızdır. Bence övgülerinizi O’na saklasanız daha iyi olur.”
Kraliyet danışmanları ve subaylar, utanç içinde başlarını eğdiler. Söylentilere bakılırsa, Canute o olaydan kısa süre sonra tacını başından çıkardı ve bir daha da hiç takmadı.
James Baldwin, The Book of Virtues (Erdemler Kitabı)
* * *
Belki eski çağların aksine, artık her yerde krallar, kraliçeler görmüyoruz ama bir tahtta oturmasa bile kendini “majestik” bir varlık olarak gören insanlarla karşılaşmak hiç de zor değil. İçlerinden şanslı olan bazıları yaşam yolunun bir yerinde ayaklarını yere bastıracak ve gerçekte düşündüğü kadar “yüce” olmadığını anlamasını sağlayacak olaylarla karşılaşabiliyor ama gerçek şu ki birçoğu cahil bir yaşam sürdükten sonra, bu dünyadan da cahil ayrılıyor.
Hangi biçimi olursa olsun, güç daima baş döndürücüdür. Bu bir gerçektir. Diğer bir gerçek ise, güce sahip olanların çok azının yukarıdaki hikayede adı geçen kral kadar kendinin farkında olduğudur. Bugün dini politika veya gösteriş aracı yapsın ya da yapmasın, birçok kişi inançlı olduğunu öne sürerek “Elhamdülillah” demeyi biliyor ama size sorarım: Kaçı hayatını Tanrı’ya tam bir teslimiyetle sürdürebiliyor? Kim her şeyin olması gerektiği gibi olacağına güvenerek kendini Gerçek Kral’ın ellerine tam bir inançla teslim edebiliyor? Bu, endişelerden, kaygılardan, korkulardan arınmış bir yaşam sürmek ve kendinizden çok daha yüce, bütün evrenin varlığını ve akışını sürdürmesini sağlayan ve denetleyen bir güç tarafından her zaman korunduğunuzu, korunacağınızı bilmek ve o güce sığınmak demektir.
Gerçek şu ki bir insan hem Tanrı’ya inandığını iddia edip hem de “bu benim” diyemez. Bu iki tutum, temel mantık açısından birbirine tamamen zıttır. Gerçekten inançlı olan bir insan, bu yaşamda hiçbir şeye sahip olamayacağını da bilir.
Eğer bilmem kaç tane evimiz, bilmem ne kadar paramız, bilmem ne kadarlık arabamız olduğunu düşünüyorsak… bir daha düşünelim!!! Üzerinden daha on yıl geçti; o ünlü 1999 depreminde böyle düşünerek yatağa giren ama sabah kalktığında hepsinin elinden alındığını gören nice insan vardı! O övünülen evlerin yerinde yeller esiyordu. O övündükleri arabaları, evlerinin, hanlarının enkazlarının altında kalmıştı! Öylesine büyük bir yıkım vardı ki sigorta şirketleri zararın ancak çok küçük bir bölümünü karşılayabildi; onu da kendileri iflas edene kadar yapabildiler! Bankadaki paramıza ise o kadar güvenmeyelim, çünkü hepsi elektronik ortamda yazılmış sanal rakamlardan ibarettir! Bütün dünyayı saran elektronik ağda bir çöküş yaşanırsa ve kimin hesabında ne kadar para bulunduğu konusunda kayıtlar kaybolursa, o paranın da nasıl bir illüzyon olduğu anlaşılır. 2000 krizi denen şey de buydu zaten ve neyse ki yaşanmadı.
Elbette ki o deprem gibi bir felakette ölen insanlara hepimiz üzüldük; dahası, Marmara Bölgesi civarında yaşayan hepimiz o cehennemi gecenin dehşetini hâlâ hatırlıyoruz. Ama onca ölüm, bu dünyadaki bedenlerimizin bile bize ait olmadığını göstermeye yeterlidir.
Sahip olduğumuza inandığımız şeyler asla bizim değildir; biz parasını ödeyerek elde ettiğimiz bir şeyin sadece kullanım hakkını alırız, çünkü gerçekte var olmayan bir şeye sahip olmak da mümkün değildir. Tanrı’nın gözünde o hakkımız sona erdiğinde de, o şey elimizden alınır. Kazandığımız bir başarıyla, elimize geçen bir miktar parayla, direksiyonuna geçtiğimiz lüks bir arabayla, yaşadığımız devasa bir evle biraz başımız dönerse, yukarıdaki hikayeye ek olarak, içinde yaşadığı fıçısından başka hiçbir şeyi olmayan Diogenes’in tanrı olduğu kabul edilen Büyük İskender’e verdiği cevabı hatırlayalım: “Gölge etme, başka ihsan istemem!” Zira, o yüce imparator Büyük İskender’in bile, gerçekten de Diogenes’e verebileceği hiçbir şeyi yoktu!
Bize ait olan, elimizden asla alınmayacak olan tek şey ruhumuzdur ve o ruh, Tanrısal boyutla gerçek bağlantımızdır. İnsan kendi ruhuyla bağlantısını kaybettiğinde, Tanrısal boyutla bağlantısını da kaybeder ve ne kadar inançlı ve dindar olduğunu iddia etse de, kendini dünyevi, maddi ve sonuç olarak da illüzyondan ibaret olan değerlere sığınmaktan uzak tutamaz. O zaman üzerimize geçirdiğimiz pahalı bir takım elbiseyle, boynumuza taktığımız pahalı bir mücevherle, hatta değersiz bir kumaş parçasından yapılmış bir polis rozetiyle ve hatta fiziksel görünüşümüzle kendimizi tanımlamaya, gücümüzü göstermeye, başkalarının üzerinde yükseldiğimizi kanıtlamaya çalışırız.
Bu ne zavallılıktır!...
“Siz, bu halkın size toprak, para ve konum sağlamak için var olduğunu düşünüyorsunuz; bense sahip olduğunuz toprak, para ve konumun, o insanlara özgürlük sağlamak için olduğunu düşünüyorum.”
– William Wallace, Braveheart
Hangisi Daha Aptal?
(will be added in English)
Dükkanıyla ilgilenmekte olan bir kasap, kapıdan içeri giren köpeği görünce bir hayli şaşırır. Onu kovalar ama köpek geri döner.
İkinci kez geldiğinde, adam köpeğe yaklaşır ve ağzında bir mesaj kağıdı olduğunu görür. Kağıdı alıp okur: “12 adet sosis ve bir kuzu budu rica ediyorum. Parası köpeğin ağzında.”
Kasap hayvanın ağzına bakar ve gerçekten de on dolarlık bir banknot görür. Parayı alır, sosislerle kuzu budunu bir torbaya yerleştirir ve köpeğin ağzına tutuşturur. Kasap çok etkilenmiştir ve paydos saati olduğundan, dükkanı kapatıp hayvanı izlemeye karar verir.
Böylece köpeğin peşine takılır.
Bir kavşağa geldiklerinde, köpek torbayı bırakır ve trafik lambasının düğmesine basmak için zıplar. Sonra ağzında torbayla, ışığın yeşile dönmesini sabırla bekler. Yeşil yandığında karşıya geçer; kasap da peşinden.
Köpek bir otobüs durağına gelir ve hareket cetveline bakar.
Kasabın nutku tutulmuştur. Köpek otobüs saatlerini kontrol eder ve oradaki oturma yerlerinden birine oturur. Otobüs gelir. Köpek öne doğru ilerler, güzergah panosuna bakar ve tekrar koltuğuna döner.
Başka bir otobüs gelir. Köpek yine gidip panoya bakar ve bunun doğru otobüs olduğunu fark edince biner. Ağzı şaşkınlıktan bir karış açılmış olan kasap da peşinden.
Otobüs şehirde dolaşıp varoş semtlerden birine yönelirken, köpek de pencereden dışarıyı izlemektedir. Bir süre sonra yerinden kalkar ve ön kapıya doğru ilerler. İki ayağının üzerinde doğrularak, otobüsün durakta durması için düğmeye basar. Sonra, ağzında torbayla otobüsten iner.
Köpek, arkasında kasapla bir süre yürür ve sonunda bir evin önünde durur. Yürüme yolundan içeri girerek torbayı basamakların üzerine bırakır.
Sonra yürüme yolunda geri döner, hızla koşar ve kendini kapıya fırlatır. Geri döner, yine koşar ve kapıya tekrar vurur. Evden cevap gelmeyince, dar bir duvarın üzerinden atlayarak bahçenin arka tarafına dolaşır. Bir pencereye yaklaşıp kafasını birkaç kez vurur ve sonra tekrar geri dönerek kapının önünde beklemeye başlar.
İri yarı bir adam kapıyı açar ve kasabın gözlerinin önünde hayvana vurmaya, tekme atmaya ve küfretmeye başlar.
Kasap koşarak adamı durdurur. “Sen ne halt ettiğini sanıyorsun be adam? Bu köpek bir dahi! Televizyon yıldızı bile olabilir!”
Adam şöyle cevap verir: “Sen buna deha mı diyorsun? Bu aptal köpek, bu hafta ikinci kez anahtarını evde unuttu!”
* * *
Görünüşe bakılırsa, bazı insanlar asla ellerindekiyle tatmin olamıyor.
Konu işyerine geldiğinde, işverenler kendilerine yıllarca sadakatle hizmet eden insanları takdir edemeyebiliyorlar. Liderleri takdir becerisinden yoksun olduğu için iyi ve kaliteli elemanlarını kaybeden bir sürü şirket görebilirsiniz.
Büyük egoları olan işverenler, başkalarından daha fazla güce ve otoriteye sahip olmaktan hoşlanır. Etraflarına emirler yağdırırken, başkalarından üstün olduklarını düşünmekten zevk alır. Ama gerçek şu ki böyle davranan insanlar aptaldır ve bunu kendilerinden başka herkes bilir. Ve bu insanlar, astlarının fikirlerini ve görüşlerini asla dinlemez, dikkate almaz.
Neden mi? Aptalca gururları ve güvensizlikleri yüzünden!
Böyle insanları asla tatmin edemezsiniz. Kendilerine o kadar çok odaklanmışlardır ki başka hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamazlar ama ne yazık ki egoyu asla tatmin edemezsiniz. Mutlu ve üretken insanlar, başkalarını daima kendilerinden önce tutan insanlardır. En iyi lider, önce hizmetkar olmayı becerebilendir.
Böyle insanların mutluluğu, başkalarına yarar sağlayan bir iş yapmalarından kaynaklanır. Hizmeti hedeflerseniz, başarı doğal olarak peşinden gelecektir.
Dükkanıyla ilgilenmekte olan bir kasap, kapıdan içeri giren köpeği görünce bir hayli şaşırır. Onu kovalar ama köpek geri döner.
İkinci kez geldiğinde, adam köpeğe yaklaşır ve ağzında bir mesaj kağıdı olduğunu görür. Kağıdı alıp okur: “12 adet sosis ve bir kuzu budu rica ediyorum. Parası köpeğin ağzında.”
Kasap hayvanın ağzına bakar ve gerçekten de on dolarlık bir banknot görür. Parayı alır, sosislerle kuzu budunu bir torbaya yerleştirir ve köpeğin ağzına tutuşturur. Kasap çok etkilenmiştir ve paydos saati olduğundan, dükkanı kapatıp hayvanı izlemeye karar verir.
Böylece köpeğin peşine takılır.
Bir kavşağa geldiklerinde, köpek torbayı bırakır ve trafik lambasının düğmesine basmak için zıplar. Sonra ağzında torbayla, ışığın yeşile dönmesini sabırla bekler. Yeşil yandığında karşıya geçer; kasap da peşinden.
Köpek bir otobüs durağına gelir ve hareket cetveline bakar.
Kasabın nutku tutulmuştur. Köpek otobüs saatlerini kontrol eder ve oradaki oturma yerlerinden birine oturur. Otobüs gelir. Köpek öne doğru ilerler, güzergah panosuna bakar ve tekrar koltuğuna döner.
Başka bir otobüs gelir. Köpek yine gidip panoya bakar ve bunun doğru otobüs olduğunu fark edince biner. Ağzı şaşkınlıktan bir karış açılmış olan kasap da peşinden.
Otobüs şehirde dolaşıp varoş semtlerden birine yönelirken, köpek de pencereden dışarıyı izlemektedir. Bir süre sonra yerinden kalkar ve ön kapıya doğru ilerler. İki ayağının üzerinde doğrularak, otobüsün durakta durması için düğmeye basar. Sonra, ağzında torbayla otobüsten iner.
Köpek, arkasında kasapla bir süre yürür ve sonunda bir evin önünde durur. Yürüme yolundan içeri girerek torbayı basamakların üzerine bırakır.
Sonra yürüme yolunda geri döner, hızla koşar ve kendini kapıya fırlatır. Geri döner, yine koşar ve kapıya tekrar vurur. Evden cevap gelmeyince, dar bir duvarın üzerinden atlayarak bahçenin arka tarafına dolaşır. Bir pencereye yaklaşıp kafasını birkaç kez vurur ve sonra tekrar geri dönerek kapının önünde beklemeye başlar.
İri yarı bir adam kapıyı açar ve kasabın gözlerinin önünde hayvana vurmaya, tekme atmaya ve küfretmeye başlar.
Kasap koşarak adamı durdurur. “Sen ne halt ettiğini sanıyorsun be adam? Bu köpek bir dahi! Televizyon yıldızı bile olabilir!”
Adam şöyle cevap verir: “Sen buna deha mı diyorsun? Bu aptal köpek, bu hafta ikinci kez anahtarını evde unuttu!”
* * *
Görünüşe bakılırsa, bazı insanlar asla ellerindekiyle tatmin olamıyor.
Konu işyerine geldiğinde, işverenler kendilerine yıllarca sadakatle hizmet eden insanları takdir edemeyebiliyorlar. Liderleri takdir becerisinden yoksun olduğu için iyi ve kaliteli elemanlarını kaybeden bir sürü şirket görebilirsiniz.
Büyük egoları olan işverenler, başkalarından daha fazla güce ve otoriteye sahip olmaktan hoşlanır. Etraflarına emirler yağdırırken, başkalarından üstün olduklarını düşünmekten zevk alır. Ama gerçek şu ki böyle davranan insanlar aptaldır ve bunu kendilerinden başka herkes bilir. Ve bu insanlar, astlarının fikirlerini ve görüşlerini asla dinlemez, dikkate almaz.
Neden mi? Aptalca gururları ve güvensizlikleri yüzünden!
Böyle insanları asla tatmin edemezsiniz. Kendilerine o kadar çok odaklanmışlardır ki başka hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamazlar ama ne yazık ki egoyu asla tatmin edemezsiniz. Mutlu ve üretken insanlar, başkalarını daima kendilerinden önce tutan insanlardır. En iyi lider, önce hizmetkar olmayı becerebilendir.
Böyle insanların mutluluğu, başkalarına yarar sağlayan bir iş yapmalarından kaynaklanır. Hizmeti hedeflerseniz, başarı doğal olarak peşinden gelecektir.
Subscribe to:
Posts (Atom)



